Belki hayata karşı duruşu, belki de İstanbul'dan ziyade Ankara kafasına sahip oluşu bende hep bir Mehmet Ali Alabora sempatisi yaratmıştır. Şahsen tanımam etmem kendisini ama bana "adam gibi adam kimdir?" sualini yöneltseniz size bir saniyenin onda biri kadar bile düşünmeden, memleketimizde en çok rastlanan isimlerden her ikisine de sahip olan bu adamı işaret edebilirim. Bu adam kafasına silah dayasan, kız arkadaşı varken onla bunla msn'de işveli cilveli bir edayla yazışmaz mesela...Sonra efendime söyleyeyim tıpkı bir one night stand adamı olamayacağı gibi, yedi cihan biraraya gelse beraber olmayı düşünmediği bir kadına hafif çapkın bir edayla yanaşıp "geçen gece rüyama girdin" tadında cümleler kurabilen bir türk erkeğiyle aynı genleri taşıyor da olamaz ve kanaatimce kat-i suretle flörtöz olabilmeyi de beceremez, ama harika bir aile babası olabilir mesela...ya da on numara bir sevgili...çünkü bu adam sizinleyken başkasıyla kırıştırmayacak kadar güvenilir, es kaza bir diğerine aşık olduğunda bile size cam renginde dürüst kalabilmeyi becerebilen "o" malum adamdır.
31 Ağustos 2010 Salı
ADAM GİBİ ADAM
Belki hayata karşı duruşu, belki de İstanbul'dan ziyade Ankara kafasına sahip oluşu bende hep bir Mehmet Ali Alabora sempatisi yaratmıştır. Şahsen tanımam etmem kendisini ama bana "adam gibi adam kimdir?" sualini yöneltseniz size bir saniyenin onda biri kadar bile düşünmeden, memleketimizde en çok rastlanan isimlerden her ikisine de sahip olan bu adamı işaret edebilirim. Bu adam kafasına silah dayasan, kız arkadaşı varken onla bunla msn'de işveli cilveli bir edayla yazışmaz mesela...Sonra efendime söyleyeyim tıpkı bir one night stand adamı olamayacağı gibi, yedi cihan biraraya gelse beraber olmayı düşünmediği bir kadına hafif çapkın bir edayla yanaşıp "geçen gece rüyama girdin" tadında cümleler kurabilen bir türk erkeğiyle aynı genleri taşıyor da olamaz ve kanaatimce kat-i suretle flörtöz olabilmeyi de beceremez, ama harika bir aile babası olabilir mesela...ya da on numara bir sevgili...çünkü bu adam sizinleyken başkasıyla kırıştırmayacak kadar güvenilir, es kaza bir diğerine aşık olduğunda bile size cam renginde dürüst kalabilmeyi becerebilen "o" malum adamdır.
30 Ağustos 2010 Pazartesi
ANDERSEN SEN ODENSE'NİN NERESİNDENSİN?
Geçen haftalarda aile eşrafından bir kaç kişi hem iş hem seyahat amacıyla Kopenhag yollarını tuttular. Tam da o tarihlerde biz haberlerde sarışın spikerlerin ağzından dünyanın en uzun podyumunun Kopenhag'da kurulduğunu izlerken onlar "Ammaaaan burası da bizim istanbul misali pek kalabalık ayol" diyerek kendilerini Odense'ye atmışlar. Şahsen onlar koordinatlarını verip, skype'a gir skype'a diye beni taciz etmezden evvel bu şehir İtalya'dadır pizzası da pek meşhurdur deseniz beni çok rahat kandırıp şu yalan dünyada Odense'de bir pizza yiyemedim diye orta yerimden çatlatabilirdiniz.
Neyse ki bu zat-ı muhteremler yılda iki kere yaptıkları yurtdışı seyahatlerinden birini o şehre denk düşürdü de beni elaleme rezil rüsva olmaktan kurtardılar. Meğer Odense çocukluğumuzun baş tacı olan Hans Christian Andersen' in evinin bulunduğu şehirmiş. Ev dediysek bizimki gibi 3 oda bir salon değil tabi, bildiğiniz yeşilliklerin ortasında muazzam bir şato kendisi...Fotoğraflardan bakınca Hıh burada ben de yaşasam ben de yazardım bu masalları zaten diye atıp tuttuysam da yazar hakkında üç beş yazı okuyunca utandım kendimden, meğer hayatının ilk yıllarında fukaranın önde gideniymiş adamcağız...
Dün gece kırk yılda bir ailenin bütün üyeleri aynı çatı altında toplanmışken ve ben de Kopenhag yolcularını kıyıda köşede yakalamışken sonsuz bir şımarıklık içinde "bana bir masal anlatın noluuur" diye tutturunca anlattılar bir tanesini...Ne kadar da uzun zaman olmuş kallavi bir masal dinlemeyeli...
12 Ağustos 2010 Perşembe
BOHEM BİR HAYAT İSTİYORUM
ARA GÜLER
Ne yalan söylemeli Ara Güler'i yere göğe sığdıramayanlardan olmadım hiç. Kendisi benim nazarımda varlıklı bir ailenin şımarıkça fotoğraf çekerken yaşlanan şanslı oğluydu. Bu aksi ihtiyar bir zamanlar genç olmuş muydu gençken neye benzerdi diye hiç tahayyül ederek kendimi yormadım açıkçası. Sonra sıcak bir temmuz sabahı yeşil gözlü bir adamın kütüphanesini karıştırırken Nezih Tavlaş'ın bu naif kitabı geçti elime. 6-7 eylül olaylarından tutun da Dali'nin deliliklerine kadar uzanan dehşet bohem bir hayatın izlerini sürerek sonlandırdım sayfaları. Beni en çok güldüren Picasso'nun küçük çaplı ödemelerini yaparken hep çek kullanması oldu. Kim Picasso imzalı bir çeki bozdurmaya kıyabilir ki saklamak varken...İlahi Picasso sen adamı öldürürsün :) Rahmetli ressam nur içinde yatsın da itiraf etmek gerekirse ben aynı topraklarda varolduğum bu aksi ihtiyarı sevmeye başladım galiba...
23 Temmuz 2010 Cuma
İş Kadını
Bu blogu yazmaya başladıktan üç beş gün sonra işe başlamam bir tesadüf belki ama ben çoktan bu duruma mucizevi anlamlar yükleyip blogumun uğuruna inanmaya başladım açıkçası...Henüz ofisten yazmaya fırsatım olmadı fakat sizlere en kısa zaman içerisinde makamımdan seslenmek arzusundayım. Şirkete ilk defa uğrayan büyük patronu bilgisayarcı çocuk sanıp iş hayatında rezil rüsva olmam bir yana masama bilgisayar kurulduğunda neredeyse mutluluktan ağlayacaktım sevgili iş hayatındaki ilk gününü çoktan unutmuş soğukkanlı okur.Bir kadına ancak bir kadının dokunabileceği anlar olduğu gibi meğer iş arayan bir insana da ancak bir patronun dokunabileceği anlar varmış hayatta...ben, benimkisini 21 temmuz 2010 itibariyle manevi babam ilan eder, en kısa zamanda harçlığıma zam yapmasını temenni ederim :)
Etiketler:
bilgisayar,
iş hayatı,
kadın,
manevi baba,
ofis,
patron,
uğur
20 Temmuz 2010 Salı
Doğulu
Ece Temelkuran'ın Muz seslerini okurken "bir kadına ancak bir kadının dokunabileceği anlar vardır" cümlesine takılıp kalmıştım, kitap elimde bir hayli uzunca bir zaman boyunca öylece dalıp kalmıştım...Neden sonra kendimi toparlayıp sayfalar arasında fink atarken "ve ben güzel bir şey bulduğunda kaybedeceğine inanan her doğulu gibi onu kaybetmekten korkmuştum" mealinde bir cümleyle çarpılmıştım ve bunca zaman kendimi batıya yakın hisseden ben işte o gün bir doğulu olduğumu anlamıştım.
Etiketler:
batı,
doğu,
Ece Temelkuran,
kadın,
kitap,
Muz sesleri
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Nikah Masası
Yazlık semalarında yine enteresan olaylar cereyan etmekte sıcaklardan bunalan okur. Birbirinden renkli komşulara sahip bi insan olarak "vay anasını" demeden şu yurdumun müstesna sahil kasabasından şehrime döndüğüm bir gün bile hatırlayamıyorum doğrusu. Bu seferki hikaye hafif entel ve zengin bir karaktere sahip olan yan komşumuzun karakteriyle hiç örtüşmeyecek bir mizaca ve özgeçmişe sahip bir kadıncağızı doğu illerinden bir köyden getirmesi ile cereyan etti. Bu entellektüel komşumuz ben diyim 6 siz diyin 7 aydır bu kadıncağızla nikahsız olarak aynı evde yaşamaktaydı. Adamın zaten mahalleye göre had safhada egzantirik bir hayata sahip olmasından mütevellit etrafa kendisini "karım" diye tanıştırdığı bu elinde süpürge etrafta dolanıp duran kadıncağızla olan nikahına mazbut yazlıkçılar tarafından biraz şaibeyle bakılsa da kimsenin de durumdan öyle hatırı sayılır bir rahatsızlığı yoktu doğrusu. "Neden olsun ki zaten?" diye soran asi ve modern okura olayın torun ve ananelerin ortalıkta fink attığı bir aile sitesinde cerayan ettiğini hatırlatmayı boynumun borcu bilerek karakterlerimizin 3 gün önce meraklı gözlerle yola çıkan bir araba ile nikahlarını kıyıp hayatlarına devam ettiklerini bildirmekten mutaasıp Türk toplumu ve yazlık ahalisi adına rahatlık duyarım. Darısı başımıza ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)